EĞİTİMİN SOSYOLOJİSİ DEĞİL, EĞİTİM SOSYOLOJİSİ

ÖZET
Bu makalede, eğitim sosyolojisi ile eğitimin sosyolojisi kavramları arasında önemli bir o kadar da derin ve kasıtlı farklar olduğu iddia edilmektedir.
Anahtar Sözcükler: Eğitimin Sosyolojisi, Eğitim Sosyolojisi, İnsan, Beşeri, Tarih, Özgürlük.

SUMMARY
This article suggests that there is an important, also equally deep and intentional difference between the concepts of ‘education sociology’ and ‘sociology of education’.
Key Words: Education Sociology, Sociology of Education, Human, Humanity, History, Freedom.




1. GİRİŞ:

İngilizce olarak sosyolojik cepheden eğitime bakıldığında karşımıza hem ‘Education Sociology’* hem de ‘Sociology of Education’** olarak ifadelerin çıktığı görülecektir. Fakat Türkçe’de ifade olarak yalnızca ‘Eğitim Sosyolojisi’*** kullanılır. Bu ifadelendirmeler arasında anlamlı farklar var mı yoksa ikisi de aynı şeyi mi kastediyor? Bu deneme, bu iki ifadelendirme arasında önemli ve bir o kadar da derin farklar olduğunu iddia etmektedir. Şimdi onu görelim.

2. SOSYOLOJİ VE EĞİTİM:

Sosyoloji sosyal olgular üzerinden işlemlerini yürütür. Eğitim de bir sosyal olgudur. Peki, sosyal olgu deyince ne anlaşılmalıdır? İçerisinde bazı sosyologların da bulunduğu pek çok kişi, yanlış bir şekilde, tek tek gözlediğimiz değişmelere sosyal olay bu sosyal olayların zihinde genellenmiş tasavvuruna da sosyal olgu demektedir. Eğer olgu bu şekilde ele alınırsa, eğitim kategorik bir duruma indirgenmiş olur. Oysa, sosyal olay toplumsal yaşamda meydana gelen gözlenebilir tek tek değişmeleri ifade edebilir -örneğin Ali ile Ayşe’nin evliliği bir sosyal olaydır ve toplumda daha bir çok kişi de evlenmiş olabilir- buradan hareketle sosyal olgu budur denilemez. Yani, ‘o halde toplumda evlilik var’ diyerek sosyal olayların bir genellemesine indirgenemez. Oysa Ali ile Ayşe ve diğerleri toplumda bulunan bir sosyal gerçeklikten, evlilik gibi bir sosyal gerçeklikten hareketle evlilik olaylarını gerçekleştirmişlerdir. Ya da ülkemizde falanca ilk okulu, filanca lise veya üniversitesi olduğu için toplumda eğitim var değil, yapı olarak dolayısıyla olgu olarak eğitim bulunduğu için bu okullar var. İşte sosyal olgunun neliği burada bulunmaktadır. O tek tek sosyal olaylar gibi gözlemlenemez. Fakat zihinsel olarak tasavvur edilebilir. Ancak zihnin bir icadı da değildir. İşte olguyla kastedilen bir tür yapıdır ve toplum da yapılardan meydana gelmiştir. Fakat toplumu yapılarına, yani parçalarına indirgeyerek açıklayamayız. Eğer ‘bütün’ (toplum) parçalarına indirgenerek açıklanır ise, bütün gözden kaçırılmış olur. Örneğin insan yalnızca gözleri ile, midesi ile açıklanmış olur. Oysa bütün olmadan parça da olmaz. Yani bir bütün olarak insan varlık kazanmadığı sürece gözü de olmayacaktır, midesi de. Ama, bütünü parçalara indirgemeden, parçanın ne olduğuna bakılabilir. O halde, sosyal bir olgu olarak eğitim nedir?

Eğitimin oldukça etraflı tanımları yapılmıştır. Örneğin Durkheim’e (1956: 71) göre eğitim, “yaşlı kuşağın genç kuşak üzerinde uyguladığı eylemdir”. Buna göre eğitimin amacı, çocuğa gireceği çevrede gerekli olan fiziksel, entelektüel, ahlaki, yetenek ve becerileri kazandırmaktır. Yani genç kuşağın yöntemli bir şekilde toplumsallaştırılmasıdır. Burada eğitim koşullara indirgenerek açıklanmaya çalışılmaktadır. Oysa insan bulunduğu koşullara indirgenemez. Eğer insan bulunduğu koşullar itibarıyla açıklansa idi, ya da öyle olsa idi, insanın bugünkü uygarlık seviyesinde değil ilkel, hayvani düzeyde olması gerekirdi. O da zoolojinin konusu olan insan olurdu. Halbuki zooloji ötesi bir varlığından bahsettiğimiz insanın tarih yapması ve dolayısıyla aktif öznelliği söz konusudur.

John Dewey’e (1958: 7) göre “eğitim, yaşantıyı yeniden inşa yoluyla yetiştirme (veya yetişme)’dir”. Fakat, bu tanımı takiben Türkiye’de en çok tutulan tanımlardan biri de Ertürk’ün tanımıdır. Ona göre eğitim, “bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik davranış değişikliği meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1982: 12). Yine sosyolog Ozankaya’ya (1994: 42) göre “eğitim, toplumun genç üyelerinin yetişkin üyelerince var olan kültüre bilinçli, amaçlı ve düzenli bir biçimde hazırlanma sürecidir”.

Bütün bu eğitim tanımlamaları, insanı davranışları açısından ele alan tanımlardır ve bir yönü sosyal gruplara, dolayısıyla sosyal davranışlara, diğer yönü de kültürel kurumlara, dolayısıyla anlam ve değerlere dayalıdır. Buradan çıkan sosyoloji ‘eğitim sosyolojisi’ değil ‘eğitimin sosyolojisi’dir. Örneğin köleci düzende de bir Romalı efendi kölelerini nasıl yönetmesi gerektiği konusunda çocuğunu uzmanların eline vererek eğittiriyor veya bir bütün olarak toplumun bu kurumlarına süreklilik kazandırıyordu. Oysa bugün insanlık belirli biçimleriyle kölelik sistemini aşmış bir durumda. Neden, nasıl? Birinci haliyle eğitimin sosyolojisi yapılabilir, fakat ikincisi ancak eğitim sosyolojisi ile anlaşılır.

Bütün bu eleştirel bakıştan sonra “o halde sizce eğitim nedir?” sorusu sorulabilir. Aslında eğitim bir sosyologun çalışmaları arasında yer alsa da eğitimi tanımlamak çalışmaları arasında değildir. Eğitimi tanımlamak eğitim bilimcilerinin görevidir. Bir sosyolog ancak eğitimin nasıl tanımlanamayacağı konusunda eleştiri getirebilir, ne yönde tanımlanması gerektiği ya da bir tanımı yapılabileceği konusunda da güvence verebilir. Şimdi onu görelim:


2.1. Kendini Eğitebilen, Beşeri Varlık Olarak İnsan:

Gerçekte, ‘insan davranmaz eyler, eylem yapar’; ancak hayvan davranır. Örneğin eşek anırarak hislerin dışa vurur ve dolayısıyla davranışta bulunur; insan ise, konuşarak anlatır. Yani eyler. Anırma ile konuşma arasında ne fark varsa davranma ile eylem arasında da o fark vardır. Yani, burada bilinçli bir çaba söz konusudur. İnsan davranışlarına indirgeyerek açıklanırsa, o düşünmeyen yaratık konumuna, yani dışarıdan yönlendirilebilir hayvan konumuna getirilmiş olur. Ayrıca, bu tanımlanmaya çalışılan eğitimin, bütüne ait olduğu gözden kaçırıldığı taktirde de bütün açıklamalar indirgemeci olmanın ötesine geçemez. Peki bu hukuk gibi, eğitim gibi parçalar nereden gelmektedir, ya da toplumun tözü nedir?

Cemil Meriç’in pek haklı olarak ilk sosyolog ilk sosyalist olarak tanımladığı St. Simon’a göre toplum (toplumsal gerçeklik; beşeri gerçeklik; insanı bildiğimiz anlamda insan yapan beşeri-humanite boyutu) emektir, çalışmadır (Meriç, 1995); kısacası, beşeri varlık alanı, insanın kendi dışında verili/hazır bulmayıp da, kendi ürettiği taktirde varlık kazanan alandır. Fakat gözden kaçırılmaması gereken bir durum, her çaba/enerji sarfı mutlaka emek olarak nitelendirilemez. Emekten söz edebilmenin zorunlu koşulu, söz konusu çaba/enerjinin belirli bir iş çerçevesinde harcanıyor olmasıdır. Yani ne yaptığının idraki içinde harcanmış zihinsel ve/veya fiziksel çaba. Öyleyse, beşeri-toplumsal gerçekliğin, dolayısıyla da bu gerçekliğin de hem bir unsuru ama hem de öznesi durumundaki insanın, daha doğrusu insanın beşeri boyutunun tek, dolayısıyla evrensel temeli emektir (Cangızbay, 1997).

İnsan doğanın bir parçasıyken, doğaya bağlı bir nesne iken; doğal bir belirlenmişlik içerisinde iken, yani insan daha tarihin sıfır noktasında iken*, insanın bu durumundan, doğal belirlenmişliğinden kurtulması, tarihin sıfır artı bir noktasına ve böylece altının kalın çizgilerle çizilmesi gereken özgürlüğünü elde edebilmesi için bir saniyeliğine ve bir adımcık dahi olsun geçebilmesi belli bir çabası ile söz konusudur. Örneğin, bilim emekçisi Kadir Cangızbay’ın (1996a) dediği gibi, yanı başındaki bir bebek uyanmasın diye öksürüğünü birkaç saniyeliğine tutup hemen oradan uzaklaşması ya da tutamadığı öksürüğünün sesi az çıksın diye eliyle ağzını kapatması bile ancak ve ancak belirli bir çaba harcamasıyla mümkündür. Ama herhangi bir çabayla değil, yani basit bir fizyolojik enerji sarfıyla değil, ortaya çıkartmak istediği ürünün yapısal gereklerini dikkate alarak örgütlemiş olduğu çaba. Yani öksürüğü az çıksın diye elini vücudunun herhangi bir yerine, deyilim göbeğine değil de tam olarak ağzının önüne getirmesi şeklindeki bilinçli çabasıyla gerçekleştireceği bir ‘iş’tir. Bebeğin uyumakta olduğuna aldırmayıp, gırtlağının geldiğince öksürecek olana, insan olmamakla itham ederek tepki gösterecek olmamız durumunda da, insan olmanın nerede başladığını, dolayısıyla insan olmanın bir iş olduğunu, yani üretildiğini söylemek mümkündür. Üretmek de bilinçli bir çabayla yani emekle gerçekleştiğine göre, insanın zooloji ötesi varlığının yegane dolayısıyla evrensel temelinin emek olduğu söylenebilir. Hatta en üst değer ya da bütün diğer değerlerin kendisine göre endekslendiği ana değer olarak emek sayesinde insan özgürlüğünün gerçekleşeceği ve beşeri bir varlık olarak insanın kendini ortay koyabileceği apaçıktır. Doğal bir olay olan insanın gırtlağının gıcıklanması durumunda öksürmek kadar olağan bir durum söz konusu değildir. Oysa doğal belirlenmişliğe set vurabildiğimiz ölçüde eğitilmiş olmamız, özgürlüğümüzü elde edebilmemiz ve dolayısıyla toplumsallaştığımız düşünülürse, ilke olarak toplumsal olmak insanın doğa karşısında özgürlüğünü elde etmesidir demenin diğer bir ifadesi olacaktır. O halde St Simon’un ‘Toplumsal Fizik’ olarak adlandırdığı ‘Sosyoloji’ de ancak özgürlüğün bilimi olacaktır. Onun için bir bilim olarak “sosyolojinin ontolojik temeli de insan özgürlüğüdür”(Çangızbay, 1996b) denilebilir. Bu durumda eğitilmiş olmak ancak bu özgürlüğü üretmek ve ondan pay almakla mümkün olacağından, ‘sosyolojisi’ de burada yapılmak zorundadır ki, ‘eğitim sosyolojisi’ yapılıyor olsun. Yani insan özgürlüğünün eğitimsel/beşeri temelleri inceleniyor olsun.

Oysa, yukarıdaki tanımlarda bahsi geçen eğitim, kategorik bakımdan düşündüğü insanı, sosyal ve psikolojik süreçlerden geçirerek ona, toplumun dinamik bünyesine uygun bir kişilik kazandırır. Böylece onu tamlaştıran bir oluşuma tabi tutarken, aynı zamanda bu belirli kişiliği bütün toplumun yaşama tarzına uygun bir şekle sokar. Çünkü toplumun zümreleri arasında mevcut olan bir bütünlük sağlanacak ki, bu mevcut toplumun varlığını sürdürmesinin temeli olsun. O halde, eğitim kategorik olarak bireyi bu mevcut tüm topluma uygun düşecek şekilde kişilik geliştirmesine tabi tutarken, bu kişinin duygu, düşüncelerini mevcut tüm toplumun kültürünün değerler sistemine zıt düşmeyen bir şekilde geliştirmeye çalışır ve aynı zamanda kültürel normlara uyacak tarzda davranışlara yön vermeye gayret eder. “Toplum burada gençleri, yetişkinlerin elleriyle sosyalize eder ve bu süreçte yer alan yetişkinler bunu bilinçli, planlı bir şekilde gerçekleştirir” (Çelebi, 1985:103-107). Eğitim kurumunun bir kuruluşu olan okullarda böylece “insanlar imal edilirler”. Gerçekte “nasıl yaşanacağını daha iyi bildiklerinden mi onlar yaşamımızı saptarlar!” (Rauter, 1976: 10). Bu durumda insan, hayvanın doğal gerçekliğin bütünü ve bu gerçeklikte meydana gelmiş düzenliliği karşısında sahip olduğu konuma benzer bir konumda bulunuyor demektir. Bu şekilde eğitim bu “insan özgürlüğü” sürecinin dışında tutularak o günün egemenleri Tanrı katına oturtulur. Buradaki insan da egemenliklerin yeniden üretilmesini mümkün kılan yapıları doğal, dolayısıyla da değişmez, en azından insan tarafından değiştirilmesi olanaksız, bu yüzden de problem edilmeleri hem gereksiz, hem de anlamsız yapılarmış gibi gösteren Amerikan işi ‘davranış bilimleri’nin insanına denk düşer. “Tarihin Sonu” (bkz.: Fukuyama,1999) tezleriyle de artık insan mevcut yapıları değiştiremeyecek demeye getirilir. Bu durumda mevcut yapıların şahsında o gün için dünyaya kim egemense onun egemenliğini ilelebet payidar, yani insanın kaderi sayılır. Kader olduğuna göre de egemenliği meşru olarak ilan etmekten başka bir şey değildir. İşleyiş düzeni açısından en son biçimine ulaşmış dünyada, bütün mesele fırsatları iyi değerlendirmektir; yani at binenin, kılıç kuşananın, kaptan gemisini yürütebilendir, memur ise işini bilendir. Eğer adam fakir, işsiz, hatta hasta ise, bu kendi kabahatidir, bu konuda kendini iyi eğitememiştir; yani, ‘davranışlarını değişen çevre şarlarına uyarlayamamıştır!’.

3. SONUÇ:

Kısaca, insan özgürlüğü, dıştan verili olmayıp, aksine insanın dıştan belirlenmişliğine karşı set çekebilmesi koşuluyla mevcuttur. Daha önce bahsedildiği gibi, bu da herhangi bir çaba ile değil bilinçli çaba ile yani emek ile gerçekleşir. İnsan doğaya karşı kollektivitesi sayesinde, yani toplum halinde özgürlüğünü elde ederken, oluşturduğu sınıflar ve egemenlik ilişkileriyle de ikinci bir belirlenmişlik dolayısıyla özgürsüzlük ortamı yaratmaktadır. Fakat toplum doğanın bir uzantısı değildir. Eğitime düşen beşeri fonksiyon, humanite (beşeri, insanlık) eğitimidir. Çünkü Karadeniz’in dediği gibi “eğitim üretim içindir”(Karadeniz, 1979:29). Aksi taktirde, geri kalan eğitim değil öğretim olur. Onun için insan özgürsüzlüğünü ortadan kaldıran, bu konuda binlerce yıllık insanlık deneyiminin sadece okullulara değil herkese aktarıldığı eğitim olmalıdır -ki, ancak buradaki sosyoloji ‘eğitim sosyolojisi’ olacaktır-. İnsan ancak bu şekilde kendi yolunu kendisi çizip kendisi yol alabilen özgürleşmiş bir insan olarak varolabilir. Yoksa ‘eğitimin sosyolojisi’nin yapıldığı, insanı bir hayvan sıfatına indiren mevcut özgürsüzleştirme ortamının sürdürüldüğü, dünyanın defalarca güneş etrafında dönmesine rağmen beşeri tarihte yeni yılların oluşmadığı, dolayısıyla tarihin yapılmadığı yada ‘tarihin tekerrür’den* ibaret sayıldığı öğretim değil.
Yrd.Doc.Dr.Cahit ASLAN
Öğretim Görevlisi Dr.
Ç.Ü. Eğitim Fakültesi,
Felsefe Grubu Öğretmenliği Anabilim Dalı