İdeoloji Nedir?

İdeoloji Nedir?

İlk kez Fransız filozofu Destutt de Traccy (1755-1836) tarafından “İdeolojinin Unsurları” adlı eserinde kullanıldı. Dectutt De Traccy ideolojiyi fikirleri, düşünceleri inceleyen bilim olarak kullandı. Fakat kısa bir süre sonra terim bu anlamdan uzaklaştı; fikir ve düşünceler bilimi yerine dünyaya, topluma ve insana yönelik duygular, tutumlar ve düşünceler sistemi bütün anlamında kullanılmaya başlandı. Daha sonraları terim; bir kişiye, gruba, topluma ait özel çıkarları haklılaştırmaya (meşrulaştırmaya) yarayan fikirler sistemi anlamında kullanıldı. Günümüzde ideoloji daha çok bu anlama gelmektedir. Ayrıca siyasal düşüncelere, duygulara ve tutumlara yönelik olarak da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Karl Marx’a göre ideoloji: Görünüşte mantıklı olan, fakat gerçekte bir toplumdaki egemen sınıfın çıkarlarını haklılaştırmaya yarayan fikirler sistemidir.

Karl Mannheim’a göre ise ideoloji; tarihin belirli bir anında bir sosyal sınıfın çıkarlarının az çok aldatıcı olarak evrenselleştirmesidir.

Althusser için ideoloji; kendine göre bir mantığı olan, belli bir toplum içerisinde tarihi bir varlığı ve tarihi bir görevi bulunan bir tasavvurlar (imajlar, mitler, fikir ve kavramlar) bütünüdür. Althuser “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” adlı eserinde ideolojik aygıtları bir üretim tarzının tutarlılığını korumak üzere var olan araçlar olarak görür.

C. Levi Strauss’ göre ise, ideoloji, bize toplumun haritasını verir, toplum içinde hareket etmemizi kolaylaştırır.








Bilim Nedir?

Gerçekte bilimin ne olduğu konusunda herkesin birleştiği bir yanıt vermek oldukça zordur. Bu, aynı zamanda bilimin neliği ile ne olduğu arazında bir ironiyi de yansıtmaktadır. Yine de bazı bilim tanımları da yapılmamış değildir.

Aristo için bilim, duyu organlarımızın bizi varlıklarından ve değişimlerinden haberdar kıldıkları nesnelerden ve olaylardan hareket ederek, zihnimizin bulabildiği kanunlardır.

Einstein’a göre bilim, her türlü düzenden yoksun duyu verileri (algılar) ile mantıksal olarak düzenli düşünce arasında uygunluk sağlama çabasıdır.

Russel’e göre ise, bilim, gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla önce dünyaya ilişkin olguları, sonra bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır.

Hançelioğlu için bilim, nesne ve olaylardaki gelişmenin yasalarını açıklayan yöntemli bilgidir.

Böylesine bir tanım kargaşasını bir kenara bırakıp bilim niteleyen özellikleri belirtmek onu anlamamızı daha kolay kılacaktır.

Cemal Yıldırım için bilimi niteleyen özellikler şunlardır:

1) Bilim olgusaldır.
2) Bilim mantıksaldır.
3) Bilim objektiftir.
4) Bilim eleştiricidir
5) Bilim genelleyicidir.
6) Bilim seçicidir.
7) Bilim açık ve üstü örtülü bir takım temel inançlara dayalıdır. (örneğin, kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı, *bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu, * bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraşı oluşturduğu)


Postmodern Toplum (?)
Modern Toplum (logos)
(Rasyonel)

Geleneksel Toplum (ethos)
(İrrasyonel)

İlkel Toplum (mitos)
(İrrasyonel)






İlkelden sonra gelen Toplumsal Kırılma Noktaları

a) İktidarın devlet tipi
b) Sınıfsal hiyerarşi
c) Merkezi iktidarın meşruluk kaynağının everen-imgeleştirilmesi)















BİLİM ve İDEOLOJİ
Bilim, kısaca, insanlığın bir bilme etkinliğidir. Bu etkinliğin sonucunda ortaya çıkan ürüne de (bilgi) “Bilimsel Bilgi” diyebiliriz. Doğaldır ki, insanoğlunun bilme etkinliği yalnızca bilimsel bilgi ile sınırlı değildir. Başka bilme etkinlikleri de vardır: Örneğin, sanatsal bilgi, dinsel bilgi ya da felsefi bilgi gibi. Üniversiteler ise Fen-Edebiyat, Mühendislik, İlahiyat, Güzel Sanatlar gibi fakülteleriyle bu bilme etkinliklerinin kurumsallaştırıldığı yerlerdir. Cemal Yıldırım’ın belirttiği gibi bunların içinden, “bilimsel düşünme belli bir kafa disiplini gerektirir. Bu disiplini kazanmış bir kimse her şeyden önce gerçeğe dönüktür; olaylara saygılıdır. Yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı olmasını bilir; olgulara dayanmayan uluorta genellemelerden kaçınır; akla ya da ortak duyuya ne kadar yakın görünürse görünsün hiçbir konuda ön yargılara, dogmatik inançlara saplanmaz” (Yıldırım, 1985: 12)
Bu ifadenin arkasından şu soruları yanıtlamamız gerekir:
- İnsan bir çok bilme etkinliğinin yanı sıra niçin bilimsel bilgi etkinliğini gerçekleştirir, ya da tersi, bilimsel etkinliğinin yanında niçin diğer bilme etkinliklerini sunar?
- Toplumlar bu tür bilme etkinliklerini niçin kurumlaştırır?
Daha 17. yy’da F. Bacon “Bilgi Kuvvettir” der. Bir bilgi niye kuvvet olur ve o nasıl kuvvet haline dönüşür, ayrıca bir egemenlik aracına hangi kurumlar yoluyla dönüşür?
Bilindiği gibi insanın bir çok ihtiyacı vardır. Ve bu ihtiyaçlar insan bünyesi itibarıyla ve de kişiliği ile doğru orantılı olarak hiyerarşik bir dizi meydana getirir. Bu hiyerarşi ise öncelikle hangi ihtiyaçların giderileceğine karar verir. Susamak, acıkmak, uyukusamak ve seks temel ihtiyaçların göstergesidir. Bütün bunları, o insan altı her türlü canlılarda da gözlemek mümkündür. Ama insana doğru gelindiğinde iş biraz başkalaşır. Gezmek, görmek, okumak ve de “bilmek artık insani ihtiyaçlar arasında yer alır. Peki, biz ihtiyaçları nasıl algılarız. Bu, temel ihtiyaçlardan biri ise (ki burada temel olması, insanın biyolojik varlığını sürdürmesi için mutlak giderilmesi gerektiği ve insanın doğumuyla beraber ilk olarak bu ihtiyaçların belirmesinden dolayıdır) iç-dürtüler dediğimiz uyarıcılar bu ihtiyaçların ortaya çıktığını bize hatırlatır. Bu dürtüler ise doğuştandır ve türsel özellik gösterir. Yani, insan bu vasıflarını elde etmek için herhangi bir çaba sarf etmemiştir. Dolayısıyla bu durum ilk insansı canlı için ne ise bugün içinde aynıdır. Fakat, insan denilen yaratık toplumsal olarak yaşar ve daha önemlisi “tarih yapar”. Yani insan kendisini üretir. İşte bu güdüler tarihin sıfır noktasında ne ise bugünde odur. Aynı şekilde, bu durum insanın kronolojik bu tarihi süreci içerisinde olanlar kediler içinde geçerli, belki de “hamam böcekleri” içinde.

Öyle ya, insan tarih yapıyordu. Peki, insan tarihi nasıl yapar? Her gün yaşamak için mızrağının ucuyla balık avlayan “ilkel”e sorsanız, “ne yapıyorsun bununla” diye, o size “ben bununla avlanıyorum” der. Oysa bu ilkel o mızrağını her sefer batırmasıyla yakaladığı balığın onda birini elde edebiliyor geri kalanını kaçırıyordu. Bu yüzden de karnını doyurmak için her gün avlanmak zorundaydı. Fakat bu duruma bir çözüm bulması gerekiyordu. Bir gün uğraşırken, uğraşırken bu mızrağının ucunu kaykıtmak geldi aklına, ve de öyle yaptı. Bundan böyle her avlanma hareketinden sonra isabet eden balıkların onda dokuzu kaçamıyordu. Artık mızrağını geliştirmiş, daha çok balık üretir olmuştur. Eğer bu sefer tekrar bu “ilkel”e daha önceki mızrağını işaret ederek, “bu nedir diye” sorarsanız, o size “ben bununla her gün bir tane balık avlıyordum” derdi. Yani ilkel, tarihine bir sayfa daha eklemiş oluyordu ve şunu da biliyordu: “kaykıtılmış mızrak kaykıtılmamıştan on kat daha iyi balık avlar”. Artık bu ilkel yeni geliştirdiği mızrağı sayesinde karnını doyurmak için her gün avlanmak zorunda değil, hatta oldukça bol zamanı var. Artık gezebilir, yeni yerleri görebilir, keşfedebilir. Mızrağını geliştirmek için de zaman harcayabilir. Belki sırt üstü yatıp, gökyüzünü seyredip yıldızlar arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını düşünebilir. Resim yapabilir. Baktı o da olmadı felsefe yapar. Aklının sınırlarını zorlar. Belki de biraz da “tembellik” yapar. Nasıl olsa kendini dokuz gün idare edecek balığı var. Yani dokuz gün boyunca insan “özgür”. Peki, bu özgürlüğünü nasıl elde etti dersiniz? O mızrağı sayesinde. O mızrağını nasıl elde etti dersiniz? Biraz çaba (emek) ve biraz düşünme! O halde insan emeği ve zihni aktiviteleri sayesinde tarih yapabiliyor, özgürlüğünü elde edebiliyor. Ta ki, birileri bu üretilenlerden elde ettiği güçle onun kollarına, ayaklarına pranga vurana kadar. Yani köle olana kadar. Yani tembellik etme hakkını elinden alana kadar. Bundan böyle ne kadar özgürlük ürettiyse o kadar özgürsüz oldu. Bu sayede, üretilmiş tarih, hem özgürlüğün hem de özgürsüzlüğün tarihi oldu. Hep birileri özgürlük için gerekli bilgiyi ürettikçe özgürsüzleşirken diğerleri de bu özgürsüzlüğün üreticisi oldu. Bilgi de bu doğrultu da kurumlaştırıldı. Aynı zamanda kutsallaştırıldı. Öylesine bir kurumsallaştırma oldu ki, bu gün tüm yer yüzüne egemen kılınmıştır. Yani “Evrenselleşti”.
Fakat tarihin bir dönüm noktasında, birileri bunun farkına vardı. “Ne oluyor” dediler. “Özgürlük dururken, özgürsüzlük hiç insana yakışır mı?” dediler. “İnsan “aklını” kullanarak kendi özgürlüğünü ele alabilir, “modern” bir dünya yaratabilir” dediler. O andan sonra her yer “Aydınlandı”. Fakat bilemediler, bu akıl özgürsüzlüğü yaratanlarda da var. Ve öyle oldu, kutsal olan gitmiş, modern olan bir özgürsüzlük üreticisi akıl gelmişti. Bu şekilde “Aydınlık”, karanlığa mahkum edildi.

Kim diyebilir modern toplumun insanı ilkel toplumun insanından daha mutludur? Evet, herkes şunu diyebilir: Modern toplumun insanı doğaya daha çok hakim, ilkel insana göre doğa karşısında daha özgür. Doğrudur. Oysa Malinowski, daha 20. yy’lın başında o ilkel insan denilen toplumun içindeki “özgür çocuk cumhuriyetleri”nden” bahsetmiştir. Soruyorum size, çocukken, bırakınız cumhuriyetimizin olmasını hangimizin söz hakkı vardı?
J. J. Rousseu, “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nı yazdığı zaman, insanları tekrara dört ayakları üzerinde yürümeye davet etmiyordu. O çok daha farklı şeylerden bahsediyordu: Toplumdaki özgürsüzlük üretim kaynaklarına dikkati çekiyordu.
Tarih iki şeye gebe: Ya özgürlük ya da özgürsüzlük.
Özgürlüğü şu şekilde de tanımlamak mümkündür: Beni çevreleyen, beni sınırlayan, beni belirleyen her şeyden sıyrılmışsam, yani belirlenmişliklerimden kurtulmuşsam o oranda da özgürüm demektir. Ben doğanın belirleyiciliklerinden kurtulduğum oranda doğa karşısında özgürümdür. Ya toplumsal belirleyiciliklere ne demeli? Hele bu dünya ölçeğinde oluyorsa! Fakat bu bir tercih değil bu bir bilinçtir. Tarihseldir. Tarihsel olduğu için de üretilir. Londra’nın falanca sokağında oturan bir İngiliz, Akkuyu’daki bir nükleer tesisin kendi evinin içini kirletiyormuş gibi hissedebiliyorsa bu bilinç üretilmiş demektir. Bu anlamda, zamanın ve mekanın kaybolduğu bu küresel-internet ortamında, tarih küresel olarak üretilmek zorundadır; her ne kadar toplumlar aynı zaman diliminde farklı tarihleri yaşıyor olsalar da.
Eğer insan tarihi, sıfır noktasından sıfır artı bir noktasına getiriyorsa, o andan itibaren insanın tözsel bir durumundan bahsedebiliriz.
Bugün küresel bir durumdan bahsedilmektedir ve küresele karşı haykırışlar yükselmektedir. Marx da sınırsız ve sınıfsız toplum derken bir küresel durumdan bahsetmiyor muydu? Belki küreselliğin sonuçlarını eleştirebiliriz. Bunu da bir egemenlik türünün dünya ölçeğindeki sonuçları olduğunu göz önünde bulundurarak yapmalıyız ve buna karşı insanın bu tözsel durumunu tartışmalıyız.
Tarihe dönüp baktığımızda tarihin belli dönemlerinde bazı kırılmalar yaşandığını ve yeni oluşumlar geçirdiğini gördük. İlkelden geleneksele, gelenekselden moderne doğru evrildiğini gördük. Şimdi de bu evrilmenin modernden post-moderne doğru gerçekleştiğinden bahsedildiğini biliyoruz. Eğer İsa’dan 500 yıl önce bir Greklinin sözlerinden mitos ilkel toplumun şiarı, ethos geleneksel toplumun, logos da modern toplumun şiarı oldu. Logos rasyonel davranışı simgelerken mitos ve ethos duygusal davranışı. Logosun, ethos ve mitosla misket oynadığı günümüzde acaba hangisi şiarımızdır? Küresel bir dönemden ve dolayısıyla post-modern dünyadan bahsedildiği günümüzde logos (bilim) nasıl mitos ve ethosla bir arada durabiliyor?

Yrd.Doc.Dr. Cahit ASLAN
Çukurova Üniversitesi