Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tarihsel Bir Sistem Olarak “Kapitalizm” ve Sosyal Değişme



Abstract
This text about “Historical Capitalism”, As an historical system, the word “capitalism” determine an ideologie atide. Capitalism comes from the world “capital”(main Money) and it is used as collected richesse. Wallerstein gives different implict in the historical capitalism. This implict has a chain of goods and The idea of the historical capitalism is in the dependicia theries in the social change.
Key Terms
Historical capitalism, chain of goods and dependicia theries, Wallerstein

Özet
Bu çalşıma da , tarihsel bir sistem olarak kapitalizm ideolojisinin bir kritiği yapılmıştır. Kapitalizm, sözcüğü ana para veya kapital sözcüğünden türetilmiştir. Wallerstein, tarihsel kapitalizm adlı eserinde, kapitalizm kavramını meta zinciriyle beraber düşünür. Meta zincirileriyle beraber bu metin, sosyal gelişme açısından, bağımlılık teorileri kategorisine girer.

Anahtar Terimler
Tarihsel Kapitalizm, meta zincirleri, bağımlılık teorisi, Wallerstein

Giriş

Tarihselcilik, tarihin önemini vurgulayan, şeylerin her zaman tarihsel gelişmenin seyri içinde görülmesi, düşünülmesi ve tartışılması gerektiğini savunan bir deyimdir. Bu deyimden hareketle düşündüğümüzde, her türlü olgunun kendisinden önceki olgularla, özsel ortaklıklara sahip olduğunu vurgulamış oluruz. Bu bağlamda, tarihsel olana yönelik, bir başlangıç verme keyfidir ve kendi “tarihsel ufkuyla”-Dilthey- sınırlıdır. Tarihsel bir sistem olarak kapitalizm kavramsallaştırması her şeyden önce ideolojik bir duruşu ve yanlılığı ifade eder. Kapitalizm sözcüğü, herkesin üzerinde anlaşacağı üzere, kapitalden(anapara) türetilmiştir ve kullanım itibariyle birikmiş zenginlik anlamına gelir. Kapitalizmin temel özellikleri aralarında kaynaşarak bir sistem oluşturmaktadırlar. Bu özellikler şunlardır:
“1,Temel üretim araçlarının mülkiyeti ve değişimi özeldir. Böylece sistem, kapitaliste iktisadi yapılar üzerinde hareket ve karar yetkisi vermektedir.
2,Kapitalizmde iktisadi faaliyete yol, hedef gösteren ve ekonominin başlıca doğrultularını belirleyen bir güdü tipi vardır. Bu temel güdü kârdır.
3,Üretilen nesnelerin çoğu maldır. Üretimin hedefi, dolaysız bir tüketim değil, değişimdir. Mal, pazarda satılmak için üretilir.
4,Kapitalizm üretim araçlarına sahip girişimcilerin rolü üzerine kurulan bir ekonomik sistemdir. Kapitalizmde piyasa mekanizması ve bu mekanizmaya dayalı bir fiyat oluşum sistemi mevcuttur. Sistemde bireyler satmak, almak ve kendi çıkarlarına en uygun anlaşmalar yapmakta serbesttir.
5,Kapitalizmde sermayenin rolü önemlidir. Sadece sermaye olarak değil aynı zamanda bu sermayenin yarattığı etkinin varlığı ve ekonomiye yön vermesi gerekir. Ayrıca kapitalizmde sermaye bir gelir kaynağı durumundadır (kâr, rant, faiz).
6,Kapitalist sistemde nüfusun önemli bir kısmı emeğini bir ücret karşılığında satar. Kapitalizmde, bizzat kendi mantığı içinde işlemesine elverişli koşulları yaratacak hukuki-iktisadi bir örgütlenme mevcuttur (liberalizm, bireycilik, özel mülkiyet, miras, sözleşme özgürlüğü, vb...).”1

Kapitalizm öncesi insan, ekonomik faaliyeti sadece doğal ihtiyaçlarının karşılanması olarak algılayan doğal insandır ve bu doğal insan kapitalizm öncesi dönemlerde her şeyin ölçüsüdür. Kapitalist sistemle birlikte ilkel ve özgün anlayışı olan doğal insan yok olur ve sermaye birikimi ekonomik faaliyetin hâkim güdüsü haline gelir. Kapitalizm gerçekçi akılcı bir tutumla ve nicel hesaplama yöntemleriyle yaşamdaki her şeyi bu amaca bağlar.2 Bu çerçevede sermaye birikimi kapitalist sistemin gelişebilmesi için gereken önemli etkenlerden biri haline gelir. Nitekim maddi ve simgesel olarak iktisadın topluma egemen olduğu bir düzen olan kapitalizmin değişmeyen omurgasını, sermaye birikimi sürecinin özerk ve başat bir amaç konumuna gelmesi oluşturur.3

Kapitalizm tarihsel bir sistemdir. Bu tarihsel sistemin doğuşunun 15. yüzyıl sonrası Avrupa da gerçekleştiği; sistemin zaman içinde, 19. yüzyıl sonlarına gelindiğinde tüm yerküreyi kaplayacak biçimde mekân içinde de genişlediğini; bugün hala tüm yerküreyi kaplamakta olduğu düşüncesinden hareketle kapitalizm şu şekilde de tanımlanabilir. “Tarihsel kapitalizm, temel iktisadi etkinlik içinde geçerli olan ya da ağır basan iktisadi amacın ya da yasanın sınırsız sermaye birikimi olduğu o somut, zamanla sınırlı, mekânla sınırlı, tümleşik üretim etkinlikleri yeridir. Bu toplumsal sistem, içinde böylesi kurallara göre iş görenlerin, bunun üzerinde, başkalarının da aynı kalıplara uymak yada uymamanın sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılmasının koşullarını yaratacak ölçüde etkide bulunabildikleri sistemdir.”4

Wallerstein, tarihsel kapitalizm kavramlaştırmasında, bu kavrama daha özgül bir içerik kazandırmıştır. Çünkü söz konusu kavramsallaştırmadan önceki-ki Neanderthal insan değin bir kapitalizmden söz edileceğini vurgular-kapitalizmin bugünkü anlamda “meta zincirlerine” sahip olmadığını vurgular. Meta zincirleri; ev mobilyaları örneğiyle açıklamak gerekirse, bir mobilya eşyası için asgari ölçüde, tahta, bunu kesecek gereçler ve işgücü gereklidir. Aynı şekilde bütün bu gereçlerin üretilmesi için de, bir üretim sürecine ihtiyaç vardır, bu anlamda örneğin bir sandalyenin, üretimi için karışık bir üretim süreci işlemektedir. Wallerstein; bu olgunun, “tarihsel kapitalizm” dışında, hiçbir tarihsel-toplumsal sistemin, bu meta zincirlerine tam anlamıyla sahip olmadığını vurgular.
“Tarihsel Kapitalizm” bağlamında, kapitalizm; sadece “para biçiminde tüketim malları stoku, makineler yada maddi şeyler üzerine izin verilen hak talepleri değil”5 aynı zamanda, tarihsel toplumsal sistemin ayırt edici özelliği olarak; bu tarihsel sistemde sermayenin çok özel bir yolla kullanıma girmesidir. Bu kullanımda da başlıca amaç yada niyet sermayenin kendini büyütmesidir.
Bu çalışma da, Tarihsel Kapitalizm kitabında, kapitalizme yapılan göndermeler; her şeyin metalaştırılması, tarihsel kapitalizm bağlamında devletler kapitalizm de işçilerin sınıflandırması, tarihsel kapitalizm ve ırkçılık tartışmaları, başlıkları etrafında toparlanmış ve Wallerstein çözümlemeleri çerçevesinde sosyal değişme olguları tartışılmıştır. Aynı bağlamda; bu tartışmalar etrafında, ilerleme fikrinin bir kritiği yapılmıştır.
1.Her Şeyin Metalaştırılması
Metalaştırma düşüncesi, kapitalizmin tarihsel olarak edindiği en büyük birikimdir. İş bölümünün, üretim sürecinde dağılımını rasyonel olarak düzenlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz, bu durum üretilecek yeni sanayi alanları da oluşturtmuştur. Dolayısıyla, tarihsel kapitalizm bütün birikimleriyle her şeyi metalaştırmıştır. Wallerstein; Tarihsel kapitalizmin başlangıcı olan 15,yüzyılın sonlarından bugüne değin, bu metalaştırma tüm şiddetiyle sürdüğünü ve bugün de bütün dünyayı sardığını vurgular.
Tarihsel kapitalizm tüm bu metalaştırma sürecine rağmen, iş gücünü metalaştırma da isteksiz olmuştur. Wallerstein; proterleşme olgusunun, üreticilere bol bol kazançlar sağlamasına rağmen, tarihsel kapitalizmin 400 yıllık varlığı sonundan tam olarak proterleşmiş işçi miktarının, yüzde elli olduğunu bile söyleyemeyeceğimizi6 vurgular.
Proterleşme olgusunda ki bu sonucu açıklarken Wallerstein; “Peki bunu nasıl açıklayabiliriz?” sorusunu sorarak bizi şu sonuca ulaştırır. “Ücretli emek kullanan üreticinin her zaman ve her yerde daha yüksek değil daha düşük ücret ödemeyi yeğleyeceği varsayımıyla, ücretli işçilerin işi kabul etmede katlanabilecekleri düzeyin düşüklüğü, ömürleri boyunca içinde bulundukları hanenin türüne bağlı olmuştur. Çok basit bir anlatımla, aynı işi aynı etkililik düzeyiyle yapan ücretli işçilerden, ücret gelir yüzdesi yüksek bir hane halkına(buna proleter hane halkı diyelim) mensup olanın ücretli işi daha azına yapmayı açık bir biçimde akla aykırı bulacağı parasal eşik, ücret geliri yüzdesi düşük olan bir hane halkına(buna da yarı-proleter hane halkı diyelim) mensup olanınkinden yüksektir.”7
Gerçekten de küreselleşme tartışmalarının odağında ki dünyaya baktığımızda Wallerstein hiçte haksız olmadığını görürüz. Bu da yine kapitalizmin tarihsel seyrinde kazandığı bir deneyimdir. Sürekli olarak aynı işte çalışan kişilerin, belli bir süreden sonra verimlerinin düşmesi pek çok üretim sektöründe gözle görülebilir bir olgudur. Aynı zamanda ileride kişinin veya ailesinin bir üyesinin bu işi yaparken daha fazlasını istemesi, kapitalistin kar marjına yönelik bir tehdittir. Kapitalizmin daima en düşük ücret eşiğini isteme arzusu ve karı maxisimize etme çabası aynı bağlamda proterleştirme sonucunda ortaya çıkacak politik-siyasal olaylar işveren için olumsuzdurumların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu yüzden de işverenler proterleştirmeden ziyade çalıştırdığı kişilerin cinse, yaşa veya etnik sınıflamaya göre ayrı ayrı ücretlendirerek yarı proleter bir iş gücü oluşturma eğiliminde olmuştur.
Sermayenin metalaşması serüvenindeki bir diğer olgu olan, sermayenin merkez bölgelerde yoğunlaşması, söz konusu merkez bölgelerde yoğunlaşması, söz konusu merkez devletlerin(gelişmiş), çevre devletlerle(gelişmekte olan ve gelişmemiş) meta zincirinde alt düzeylerindeki işlerde uzmanlaştırmaya yönlendirmekte ve böylece düşük ücretle çalıştırabilecek, kişiler yaratma yoluna girmiştir. Çin bunun en güzel örneklerinden biridir. Çin de aylık otuz dolara çalışan bir işçi, aynı işi daha az çalışarak ve daha iyi koşullarda gelişmiş bir ülkede Avrupa da yapıyor olsaydı, alacağı rakam üç bin doların üstünde bir rakam olurdu. Diğer yandan, Hindistan, batının yedek sanayisinin bir merkezi olma durumu da buna örnek verilebilir
2. Tarihsel Kapitalizm Bağlamında Devletler
Kapitalizm için devlet olmasa olmaz denilecek, alternatifi olmayan araçların en başında gelir. Dolayısıyla “kapitalizm, tarihi boyunca siyasal alanda ki başlıca aktörlerin ona stratejik hedefinin, devlet iktidarını denetim altında tutmak, gerekiyorsa ele geçirmek olması rastlantı değildir.”8
Devlet iktidarının Tarihsel kapitalizm açısından 4 temel işlevinden söz edilebilir:
1. Mal, para sermaye ve işgücü hareketleriyle ilgili politikaları düzenler.
2. Kendi yargı alanlarında ki toplumsal üretim ilişkilerinin tabi olacağı kuralları belirler.
3. Vergilendirme; bu şekilde sermaye gruplarının sigortacılığı vazifesini görür.
4. Silah gücünü tekelleştirmek; devletler bu sayede iç düzeni ayakta tutarlar. Polis güçleri içte olabilecek her türlü ayaklamayı bastırır.9
Bu bağlam da, tarihsel kapitalizm, devlet organlarını kendi çıkarına uygun şekilde şekillendirir ve yönlendirir. Devlet organı kendi iç işleyişinde sınırlarını yargı gücüyle kontrol eder ve gerek bağımsızlık ilanıyla gerekse de diğer ülkelerin bu sınırları tanıması yolu ile meşruriyet kazanır. Sınırların çiziminde ki sorunlar, güçlü olan devletlerin hakemliliğini gerektirir ve sonuçta onların ve onların denetimindeki kapitalizmin sözü geçer. Devletler meta zincirinin oluşumunda önemli işlev ve sorumluluklar vardır. Meta zincirinin bir kademesinde işçilerin uzmanlaşmasının ortamını ve bu iş kademesinin işgücü ihtiyacını eğitmekle yükümlüdür.
Diğer yandan; Tarihsel kapitalizm de sınıflar arasında ki ayrım devletlerarasında da kendini belirtir. Şekil 1 deki sınıflar arasındaki tabakalaşma, olgusu şekil 2 de olduğu gibi devletlerarasında da bir tabakalaşma olgusu doğurur.







Şekil1 En üstten aşağı doğru, 1. Bölüm, gelişmiş devletler, 2. Bölüm, gelişmekte olan devletler, 3. Bölüm, az gelişmiş devletler








Şekil 2 En üstten aşağı doğru, 1. Bölüm, üst sınıf, 2. Bölüm, orta sınıf, 3. Bölüm, alt sınıf

Piramidin en üst halkasında gelişmiş devletler, orta ve alt grupta ise gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bulunmaktadır. Devletlerarasındaki bu tabakalaşma, devletlerarasında, bir hiyerarşi ve kontrol mekanizmalarının kurulmasına neden olmaktadır. Bu mekanizmalar, NATO, BM, Lahey v.b gibi uluslarüstü örgütlenmelerdir. Bu örgütlerin aldığı kararlar bağlayıcıdır. Ve gelişmekteki ülkelerin, gelişme olanak ve boyutlarını sınırlama ve hatta ket vurma görevi sürdürürler. Örneğin, Çin devletinin muazzam ekonomik yükselişinin, günümüzde küresel ısınma tartışmalarıyla paralellik sürmesi, hiçte anlatıldığı gibi masumane değildir. Yıllarca dünyaya karbon gazı salınımı yapan batı kapitalizmi, bugün aynı süreçlerden geçerek gelişmeye çalışan gelişmekte olan ülkeler sınıfındaki devletlerin gelişimin bu şekilde baltalamaya çalışmaktadırlar. Bu da yetmeyince Irak örneğinde yaşadığımız gibi direk işgalle sonuçlanacak durumlar ortaya çıkmaktadır.
Öte yandan, gelişmiş ülkelerdeki orta sınıfın sahip olduğu refah düzeyi, bu ülkeler için potansiyel bir askeri güç oluşturma ve her türlü insani değerden yoksun silah gücünü beslemektedir. Amerikan’ın savaşlarında, halkından aldığı bu büyük güç bunun en büyük göstergelerinden biridir. Oysa orta sınıf tahlili gelişmekte olan ülkelerin aydınları tarafında, komediye varan bir düşünmeyle, insancıl bir kapitalizm mümkün mü tartışmaları yapılmaktadır. Dolayısıyla, insanlar arasındaki eşitsizlikler, devletler arasında da bir eğitsizliği de sabitleştirmiştir.
3.Tarihsel Kapitalizm de İşçilerin Sınıflandırması
Modernlik, zamansal olarak yeni sayılırken, gelenek zamansal olarak eski ve modernlikten önceyi anlatır; hatta bu imgelerin bazı güçlü çeşitlemelerinde, gelenek tarih dışı ve dolayısıyla ölümsüzdür. Tarihsel kapitalizm zaman mekân sınırları içinde serpilip gelişen çeşitli kültürler ve çeşitli gelenekler kuramsal çerçevelerden daha yaşamsal olmamış, büyük ölçüde modern dünyanın yaratması, ideolojik çatısının birer parçası olmuştur.10
Karı maxisimize etme çabası için her türlü yolu mubah gören bu ideoloji, ihtiyaç yer ve alanlarda en düşük ücretiyle işçi üretimi için çevre ülkelerde bulduğu temel yöntemlerden biri, topluluk yaşamını etnikleştirmesi olgusu olmuştur. Bu bağlamda, insanları, dil, kültür, değer ve cinsiyet bakımından toplumları küçük gruplar haline getirmiştir. Bu grupların, birbirileriyle iletişim olanakları kısıtlanmış ve farklılıklar ön plana çıkartılmıştır.11
Bu tarz bir sınıflandırmanın, elbette ki temel nedeni, bu grupların, proleter bankası olmaları bakımından önemlidir. Proleterlerin etnikleştirilmesi tarihsel kapitalizm açısından üç temel işleve sahip olmuştur.
1. İşçilerin yaşadığı bölge ve kültürel değerler ölçeğinde bir gelir beklentisi içersinde olması
2. İşçilerin aile içinde eğitim mekanizmasıyla yetişmesi ve devlet giderlerinin azalması(eğitim faaliyetleri)
3. Tarihsel kapitalizm gelenekler ile meşrulaştırılması olgusudur ki bu da kapitalizmin dayandığı temel noktalardan kuramsal ırkçılığı doğurmuştur. Irkçılıktan kast edilen “iktisadi ve siyasal olarak ezilenlerin kültürel bakımdan aşağı olduğu fikrini benimsemektir.12

4.Tarihsel Kapitalizm ve Irkçılık
Irkçılılık fizyolojik bir durum olduğundan gizlenmesi mümkün değildir. Ve kullanılması da kolaydır. İşçilerin birbirilerini, Güney Asyalı, zenci, beyaz, Ortadoğulu, Kürt, Türk; Çerkez, kadın, erkek, Müslüman, hristiyan veyahut Budist diye adlandırması onlar arasında kurulacak birliktelikleri zorlaştırır. Birlikte örgütlenmelerine set çeker. Ülkemizdeki sendikaların oluşturduğu birlikteliklerdeki çatışmalar buna örnek gösterilebilir. Bu bağlamda ırkçılık, tarihsel kapitalizmin bir kültürel dayanağı olarak karşımıza çıkmaktadır veyahut kültürünün kendisi.13
Öte yandan, tarihsel kapitalizm devamın sağlayacak kadroları yetiştirirken de ırkçılık ideolojisini kullanır. Bu kadroların, ideolojisi de evrenselciliktir. Evrenselcilik;” neyin bilinebilir ve nasıl bilinebilir olduğuna ilişkin inançlar dizisidir. Bu görüşün özü, dünyaya-fiziksel dünyayı, toplumsal-dünyaya ilişkin, evrensel ve kalıcı biçimde doğru ve anlamlı genel önermeler bulunduğu ve bilimin amacının öznel denen, yani tarihsel bakımdan kısıtlanmış olan tüm öğeleri formülasyonundan ayıklayacak biçim içersinde bu genel önermeleri aramak olduğudur.” Üniversiteler bunların mabedi durumundadır. İşçiler bu kadrolar sayesinde verimlerini artırmakta ve kapitalizmin tarihsel açlığını doyurma görevini en iyi şekilde yapmasını sağlamaktadır.
5.İlerleme Fikri
Modern dünyayla ilişkili, gerçektende bu dünyanın en önemli parçasını oluşturan bir fikir varsa o da ilerleme fikridir. İlerleme fikri, Tarihsel kapitalizmin damarlarındaki kandır. Bu kan öylesine akışkandır ki, hiçbir ideolojik ayrım gözetmez. İster liberal olsun, ister sosyalist, ister muhafazakâr bir birey olsun, hepsinde ortak sanı; kapitalizmin bir ilerleme ve geçmiş toplumsal sistemlerin ondan geri olduğu fikridir. 14
Bunun en büyük göstergeleri olarak görülen teknolojik ilerlemeler-özellikle silah sanayisi- bu fikrin çıkış yeri olma durumundadır.



Sonuç

İnsanın topluluk oluşturduğu andan, bugüne topluluklar arasında olsun, bireyler arasında olsun bir hiyerarşi var ola gelmiştir. Ama hiçbir tarihsel toplumsal sistemde bu hiyerarşi bu kadar sistematik ve yayılmacılık göstermemiştir. Bugün için kapitalizmin, zafer bayrağı sallamayan bir bölgeden söz etmek mümkün değildir. Çin, Küba örneklerin devlet kapitalizmi sosyalizm veya daha rahat hazmedilecek kapitalizm olarak sunulsa da, bu onun sonsuz zaferini göz ardı edemez.
Kapitalist dünyanın, dünyanın sonu olup olmadığı tartışmalarının sürdüğü günümüzde buna alternatif sistem düşünceleri az değildir. Tarihsel kapitalizm, kavramsallaştırması bu çabalardan biridir. Bu kavramsallaştırma kapitalizmin dil iktidarına yönelik bir savaşımının eseridir.
Sonuç olarak; sosyal değişme açısından tarihsel kapitalizm metnini ele aldığımızda, bağımlılık teorileri bağlamından hareket eden bir metin karşımıza çıkmaktadır. Gelişmişliğin bittiğini ve gelişmiş ülkeler karşısında bir gelişme çabasının, her zaman bir hayal kırıklığıyla sonuçlanacağını savunan metin, gelişen batı kapitalizmi karşısında, gelişmekte olan doğunun hiçbir an gelişemeyeceğini vurgular. Ve son olarak; Wallerstein’ın sözüyle bitirmek gerekirse:

“Tarihsel bir sistem olarak kapitalizmin, kendinden önceki tarihsel sistemleri yıkarak ve değiştirerek onların üstünde bir ilerlemeyi temsil ettiği düşüncesi açıkçası doğru değildir. Bunu yazdığım için dahi, tanrılara hakaret gibi bir duyguya eşlik eden bir rahatsızlık hissediyorum. Akranlarım gibi aynı ideolojik atölyede biçimlendirilmiş ve aynı tapınakta ibaded etmiş olmaktan dolayı tanrıların gazabından korkuyorum.”15


Dipnotlar
1,Janine Bremond, Alain Geledan, İktisadi ve Toplumsal Kavramlar Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984
2,Maurice Dobb, Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler, İstanbul: Bilim Dizisi, ss.6-7.
3,Ahmet İnsel, Neo-Liberalizm Hegomanyanın Yeni Dili, İstanbul: Birikim Yayınları, 2004, s.61
4, Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.16.
5.Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.11, (syf23)
6. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.23
7. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.23
8. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.40
9. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.44,46,47
10. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.63
11. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.28
12, Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.29
13. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.63, 64,67
14. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.68
15. Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s.75


Kaynaklar

1,Janine Bremond, Alain Geledan, İktisadi ve Toplumsal Kavramlar Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984
2, Maurice Dobb, Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler, İstanbul: Bilim Dizisi
3,Ahmet İnsel, Neo-Liberalizm Hegomanyanın Yeni Dili, İstanbul: Birikim Yayınları, 2004
4, Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002


Mehmet Şerif AKAYDIN Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Grubu Eğitimi

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” Romanında Ağırlık ve Hafiflik Çözümlemesi



Özet


Bu yazıda, Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı romanındaki, tipleşmeler ve bunların özellikleriyle beraber, romanda geçen ağırlık-hafiflik kavramları tartışılmıştır.

Anahtar Sözcükler
Roman, ağırlık, hafiflik, Parmenides, Milan Kundera


Giriş

Olgular, olaylar üzerine düşünmeler tarihsel bir düzlemde olduğu sürece anlaşılabilir. Tarihsel bir olayda olsa, sanatsal bir etkinlikte de , çözümlemeler tarihsel bağlamından bağımsız düşünülemez. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı da bu bağlamda okunulacak ve üzerine düşünülecek bir tarihsel eser niteliğini, okuyucusuyla, apaçık paylaşan romanlardan olması sebebiyle değerli olduğu kadar, tarihsel tipleştirmeye örnek teşkil edecek bir izi de içinde taşımaktadır.

Bu bağlamda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanı bir dönem romanı olarak, tarih anlamaya yönelik bir materyal olmakla beraber, günümüz de ve gelecekte rol alacak tarihsel bir karakter niteliği de taşır.

Bu çalışmanın, birinci bölümünde, “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanının da Milan Kundera’nın tipleştirme örnekleri betimlenmeye çalışıldı. İkinci bölümde ise bu romanda tartışılan hafiflik ve ağırlık kavramları üzerine bir inceleme yapıldı. Ağırlık ve hafiflik kavramlarına, Parmenides’in ve Bethowen’ın yaklaşımları tartışıldı. Sonuç bölümünde ise, Kundera’nın Romanı ve romancıya bakışı irdelenmeye çalışılmıştır.



“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” ve Tipleştirme örnekleri

Dilthey, sanatta tipsellik olanı görmek ve yansıtmak, “olaylar/olgular içinde olup bitene kural verme hilesi olarak betimler. Sanat, yaşamı ifade etmeye çalışır, dolayısıyla; sanat tipselleştirmelerle bu ifadenin anlatımını gözler önüne serer. Her romancı, kendi tipini oluşturur ve bu tipler yereldir. ’”Her yaratma tarihseldir, tarihe içrektir ve bir tekilleşme içinde ve bir tekilleştirme edimiyle mümkündür. Yönelimsiz yaratma yoktur ve her yaratma yaşamı güçlendirir ve genişletir, anlayış gücümüzü artırır ve gerçekliğin derinliklerine, artan tekilleşmeler yoluyla, bu demektir ki, daha fazla ışıldakla bakmamızı sağlar.”(Dilthey)

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanında, bu tipleştirme örneklerine, dört karakter ekler. Bu karakterler, ikinci dünya harbinin hemen sonrasında, iki kutuplu dünya arasına sıkışmış insanoğlunun genel özelliklerini üzerlerinde taşıyan örneklerdir. Bu karakterler, elbette ki, yerel işaretlerle dolu, fakat üzerlerinde taşıdıkları ruhsal yaşantı evrensel niteliktedir.

Romanın ana karakterlerinden, Tomas, Prag da yaşayan bir doktordur. Kundera, bu roman karakterinde, o dönemin cinsel özgürlük taleplerini bir gömlek gibi Tomas’ın üzerine giydirirken, geleneğin çatışmasını da Tereza karakteriyle karşımıza çıkarıyor. Cinsel özgürlüğü bir karakterde sunarken, kültürün bir öznesi olarak, Tereza karşısına çıkıyor ve Tomas’ı bir anlamda geleneğe çağırıyor. Fakat her zaman olduğu gibi yerel değişimin önüne geçemeyince, onunla uzlaşma yoluna giriyor. Nitekim Tereza, Tomas’ı olduğu gibi kabul etmeye ve onunla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Romanın sonunda ise bu refleksi Tomas gösteriyor ve Tereza’ya uyum sağlamaya çalışıyor. Roman, bu iki karakterde, yerel kültürün ve kent kültürün çatışma ve uzlaşmalarının bir sahnesi olarak karşımıza çıkıyor.

Romanın bir diğer karakteri, Sabina ise, özgür kent kadının simgesi durumundadır. Yereli reddeden kent yaşamına ayak uyduran üstelik kent kültürünü resim sanatıyla besleyen kişi durumundadır.

Bu üç karakterin ortak yönü ise; aile kurumuyla olan çatışmalarıdır. Her üç karakterde de aile ya bir birey, ya da tamamen reddedilmektedir. Tereza, annesi üzerinden bu çatışmayı gösterirken, Tereza, baba figürü üzerinden, bunlardan başka olarak Tomas ise, kendi çocuğu ve eski karısı üzerinden bu kurumun, çatışmayı betimlemiştir.

Bu üç karakterle zıt diyebileceğimiz, Romanın ana karakterlerinden, Franz ise bu dört karakterden tamamen farklı yaşayan ve yaşadığı yerelliği üzerin de taşıyan bir hayalperest diyebileceğimiz bir tipleşmeyi resmetmektedir. Bir akademisyenin, iç çekişme ve içinde taşıdığı ütopya sı, betimlenmektedir. Kent kültürüyle, yaşıyor olmasının etkisiyle, oryantalist bir bakış açısıyla, batıya öykünen ve onları kurtarma ülküsünü bir kahraman edasıyla düşleyen bir kent insanını temsil ediyor.

Romanın, bütün karakterlerinde yerel unsurlar yukarıda da anlattığım gibi mevcut. Fakat bütün karakterlerle yerelle bir çatışma ve daha sonra bir uzlaşma söz konusu olmaktadır. Faka dört karakterde, Dilthey’ın tipleştirmesine örnek taşıyacak niteliklere sahipler.

Tipleştirmeler yanın da romanda, felsefi kavramlar ve göstergeler üzerine derinlemesine çözülmeler yapılmıştır. Bunlardan en dikkat çekicilerinden biriside hafiflik ağırlık üzerine tartışmadır.

Ağırlık ve Hafiflik Çözümlemesi
Kundera, ağırlık, hafiflik karşılaştırmasında, Ebedi Dönüş gizemine işaret eder ve bu düşüncesiyle Nietzsche’nin öteki düşünürleri sık sık şaşırttığın vurgulayarak başlar ve şöyle devam eder; “bu düşüncesiyle(Nietzsche); düşünün bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor! Ne anlama gelir bu çılgın mitos? Olumsuz açıdan bakıldığında, Ebedi Dönüş mitosu bir daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, ister yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam taşımadığını önerir.”

Ebedi dönüşte ki bu yinelenme arzusu Kundera’yı bir anlamda çeken olgu durumundadır. Çünkü romanın ilerleyen sayfalarında Kundera; bir Alman atasözünden hareketle bir kere yaşanmış olanın aslında hiç yaşanmamış olabileceğini, dolayısıyla insan yaşamının sonluluğunun dayanılmaz hafifliği ve Varolmanın boşunalığını bir anlamda isyanıyla bütünleştiriyor. Hayat bir kere ve tekrardan da ibaretse bu yaşam nasıl bir şey olabilir. Nietzsche, felsefesinde ümitsizliğin çok büyük bir anlam kazanması bu ebedi dönüş düşüncesinden kaynaklandığı da söylenebilir. İnsan yaşamının belli bir yaştan tekrara ve daha sonra tekrarında tekrarına dönüşmesi, Nietzsche’yi, üstünlük arayışına sokmuştur. Nitekim Kundera da karakterlerin de bu çelişkiyi betimlemektedir. Tomas’ın farklı kadınlar olan birliktelikleri veya Sabina’nın bir erkekle uzun süreli bir ilişkiden kaçınması cinsellik temelli bir isyandır.

“Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa’nın çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz demektir. Bu, insanı dehşete düşürecek bir olasılık. Sonsuza Kadar Yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz bir sorumluluğun ağırlığı gelir çöker. İşte Nietzsche, Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin en ağırı demiştir (das schwerste Gewicht). Sonsuza Kadar Yinelenme yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik içinde belirmektedir. Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı mıdır? Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde, kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler. O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek, daha içten olur. İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır, yalnızca yarı yarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği ölçüde özgürleşir.” Dedikten sonra Kundera şu soruyu okuyucusuna sormaktadır: Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi? Ve Parmenides’in karşıtlıklarına vurgu yapar.

Parmenides, dünyayı çifter çifter karşıtlara bölünmüş olarak betimleyen doğa filozofudur. Örnek vermek gerekirse, aydınlık/karanlık, incelik/kabalık, sıcak/soğuk, varlık/yokluk. Bunlardan biri olumlu iken diğeri olumsuzdur. Parmenides hafifliği olumlu olara görürken, Kundera’ya göre Bethowen ağırlığı olumlayan taraftadır. Öyle ki; Parmedines’in tersine, Beethoven ağırlığı olumlu bir şey olarak görüyordu anlaşılan. Almancadaki schwer sözcüğü hem ‘zor’ hem de ‘ağır’ anlamına geldiğine göre, Beethoven’in ‘zor karar’ı ‘ağır’ ya da ‘ağırlıklı karar’ olarak da yorumlanabilir. Bu ağırlıklı karar yazgının sesiyle özdeştir (“Es muss sein!”); gereklilik, ağırlık ve değer birbirinden ayrılmaz biçimde örülmüş üç kavramdır; sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir. Beethoven’in müziğinin vardığı sonuç budur ve bunun kökeninin Beethoven’in kendisinden çok Beethoven yorumcularından kaynaklandığını söylemek mümkünse de (hatta kesinlikle söylenebilirse de), hepimiz az çok paylaşırız bu düşünceyi, insanın büyüklüğünün, yazgısını Atlas’ın dünyayı sırtında taşıdığı gibi taşımasından kaynaklandığına inanırız. Beethoven’in kahramanı metafizik ağırlıkların haltercisidir.”

Bu bağlam da Kundera’ya göre; hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların en gizemlisi, en çift anlamlısıdır. Dolayısıyla Varolmanın kendisinin olumluluğu ve olumsuzluğu bir anlamda okuyucunun kararına bırakılıyor. Yaşamın sonsuz olanaklar dünyasında seçimlerin geri çevirtilemezliği ve seçme zorunlulukları insan hayatının çelişkilerinden göze çarpanlardır. Kundera, romanında bu olguları derinlemesine tartışmış ve yarattığı tiplerle, sadece yerel değil evrensel bir tipleştirme oluşturmuştur.

Sonuç
Orta Avrupa yerelinden, dünyaya sesini götürebilen büyük bir romancı olarak, Kundera, “Çekoslovakya’nın kültürel birikimiyle, doğu-batı arasında sıkışmış ve ikisine de ait olmayan bir yazar simasına sahiptir. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni” okurken, bu topraklarda yaşayan bir insan olarak kendimize ait imgelemeler bulmak içten bile değil. Kent kültürü ve yerel kültürün çatışmaları, batı menşeli ideolojiler etrafında saflaşmalar ve bu batıdan da batıcı olma krizlerini romanın bütününde yakalama şansına sahipsiniz.
Bu bağlamda, bu roman tarihsel olarak tipleştirilecekse, yerelden beslenen, ama evrensele, sesini duyurmuş romancıların, listesine yazılması gerekir. Kundera^da bu anlamda, Kafka, Dostoyevski ve Tolstoy’larla anılmayı hak eden bir romancıdır.
Son olarak bir röportajında Dile getirdiği cümlelerle bitirmek gerekirse; “Orta Avrupa hakkındaki tartışmaların birçoğunu siz kışkırttınız. Bütün romanlarınız Çekoslavakya’da geçiyor. Hatta teorik çalışmanız, Roman Sanatı’nda Orta Avrupa çok önemli. Sizin için Orta Avrupa’nın ne ifade ettiğini açıklayabilir misiniz? Sorusuna Kundera; Sorunu basitleştirelim ve romanla sınırlandıralım. Dört büyük romancı var: Kafka, Broch, Musil ve Gombrowicz. Ben onları Orta Avrupa’nın en büyük romancıları “pleiad” olarak adlandırıyorum. Proust’tan bu yana roman tarihinde onlardan daha önemli birilerini göremiyorum. Onları bilmeden modern roman anlaşılamaz. Özetle, bu yazarlar yeni biçim arayışıyla heyecanlanan modern yazarlardır. Aynı zamanda, başka bir roman ve sanat tarihi bakışı olan herhangi bir avant-garde ideolojiden de mahrumdurlar. Onlar asla radikal kırılmanın gerekliliği üzerine konuşmazlar; romanın tükeneceğinin biçimsel olasılığı üzerinde düşünmezler; sadece onları radikal olarak genişletmek isterler.”
Milan Kundera’da Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabıyla , “pleiad” bir romancı olduğunu en güzel şekliye görebilmekteyiz.





Kaynaklar

1. Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği


Mehmet Şerif AKAYDIN Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Grubu Eğitimi

“İnsan ve Tarih Dünyasında Tekilleşme ve Sanat” Üzerine Bir İnceleme


“İnsan ve Tarih Dünyasında Tekilleşme ve Sanat” Üzerine Bir İnceleme

“Sanat yaşamı anlamanın organonudur.” 1

Wilhelm Dilthey

İnsan ve Tarih Dünyasında Tekilleşme ve Sanat adlı eserinde Dilthey sanat eserlerinin kronolojik bir analizini yapmaktadır. Ve “Sanat yaşamı anlamanın organonudur.” Der. Dilthey felsefesinin temel kavramı olan anlama bu metinde, sanatla bütünleşir. Organonu burada araç anlamında, hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik alet olarak betimlemektedir. Gerçekten de Dilthey felsefesini incelediğimizde sanatın çok büyük bir yer işgal ettiğini görmekteyiz. İnsan ve Tarih Dünyasında Tekilleşme ve Sanat adlı çalışmasında da bu çarpıcı bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Dilthey’ın burada sanattan kastı güzel sanatlar yanında zanaatlar başta olmak üzere el işine el becerisine ve tekniğe dayanan her türlü faaliyettir. Zira güzel sanatların zanaattan çıktığı bilinen bir olgudur.

Dilthey için, “sanatın yaşama deneyimine dayalı olması ve malzemesini, konu içeriğini bu yaşama deneyiminden bulması, kendiliğinden anlaşılır bir husustur. Sanat, gökyüzünü ve cehennemi, tanrıları ve hayaletleri bile, ancak yaşama gerçekliğinde içerilmiş olan renklerle resmeder.”2Aynı zamanda, “tarih yazımcı, toplumsal konular üzerinde yazan bir yazar, siyaset düşünürü, ancak sanatsal erk ve araçlar sayesinde insan ve insani halleri canlandırılabilir.”3

“Sanat insanı ve yaşamı anlamanın organonudur. Böyle bir anlama nasıl gerçekleşir?”4 Dilthey bu soruya cevap olarak; “Her anlama bir yeniden üretimdir. Ve yeniden üretme ve anlama sürecini aydınlatmak için, iç deneyim den, kişiye özel durumların yaşantısından yola çıkmak zorundayız. Ve açıktır ki, şurada bura da, parça parça yaşadığımız hallerin içsel bağlamı, hatta iç deneylerin birbiri içine geçmişlikleri, yaşantıda ortaya çıkar."5der. Bu çıkışlara örnek olarak Dilthey, tragedya yazarlarının karakterlerini verir. Ona göre; “destan kahramanları, krallar ve tarihsel kişiler. Sadece önemli kişiler olmaları bakımından tragedyaya uygun kişiler değillerdir; onlar aynı zamanda kendileriyle en fazla oranda empatik bağ kurma konusunda bizi kışkırttıkları ve bu nedenle oyunun etkisini daha da artırdıkları için tragedyaya uygun olurlar.”6 Dolayısıyla tragedya kahramanları, sanatçının bir empatisinin ürünüdür. Shakspeare’in Romeo‘su bu tipleştirmeye örnek verilebilir.

Sanatta tipsellik olanı görmek ve yansıtmak, Dilthey da “olaylar/olgular içinde olup bitene kural verme hilesidir. Öyle ki ifade ve temsil edici sanat görmeyi bir kılavuz olarak içerir.”7. “Sanat, yaşamı ifade etmeye çalışır. İnsani tarihsel dünyanın tüm tekilleşmesi, bilimin onu çok bilmeye çabalamasından çok önce, ilk kez sanatsal yaratmada anlamayla açılır. Sanat tipsel olanı anlatır. Bu yüzden sanat insani-tinsel olanı anlamanın organonu olurken; tümelci ve rasyonalist yönüyle bilim, bizzat bu tümelciliği ve rasyonalizmi yüzünden, bu insani-tinsel olanı elden kaçırır… Tip kavramları, tekilci zaman-içici bir kavram oluşturma yöntemiyle elde edilir. Bu yüzden insani-tarihsel dünyaya özgü bir şey olarak tekilleşme, ancak tip kavramları ile kavranabilir… Tipleştirmeye bağlı olarak tekilleştirme, sanatsal yaratmaya, deneyimleri yoğunlaştırma ve bu deneyimlere düşünsel yoldan nüfuz etme imkânı sağlar; öyle ki sanatsal yaratma yaşama deneyimine sahip insanı edebileceği kadar edebilsin. Sanatsal yaratma okuyucunun veya dinleyicinin dünyayı anlamsına aracılık eder”8

Sonuç olarak; Dilthey da “sanatçı, kendi üslup ve tarzı içinde, içinde figürlerin hareket ettiği ve birbirine bağlandığı bir atmosfer, bir dünya oluşturur”. Bu bağlamda;” Shakspeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda aşkın yol açtığı İllüzyon ve yanılgılar, bir şaka kalıbı içinde, tipsel ilgi ve yönelimler ile temsil ve ifade edilir.”9 Sonuçta her sanatçı kendi tipini oluşturur ve bu tipler yereldir. Sanat eseri bir anlamda yerelin sesi ve tipini oluşturur. Sanatçının öznelliği bu tiplerde kilit önem arz eder. Bir başka deyişle;”her yaratma tarihseldir, tarihe içrektir ve bir tekilleşme içinde ve bir tekilleştirme edimiyle mümkündür. Yönelimsiz yaratma yoktur ve her yaratma yaşamı güçlendirir ve genişletir, anlayış gücümüzü artırır ve gerçekliğin derinliklerine, artan tekilleşmeler yoluyla, bu demektir ki, daha fazla ışıldakla bakmamızı sağlar.”10



Kaynaklar


1. Hermenuetik ve Tin Bilimleri Wilhelm Dilthey Türkçesi: Doğan Özlem s.32
2. A.g.e s.32
3. A.g.e s.33
4. A.g.e s.35
5. A.g.e s.36
6. A.g.e s.38
7. A.g.e s41
8. A.g.e s.35
9. A.g.e s.44
10. A.g.e s.69


M.Şerif AKAYDIN Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Grubu Eğitimi

İnanma Felsefesi Bağlamında Totem ve Tabu

Bu özet kullanılabilir değil. Yayını görüntülemek için lütfen burayı tıklayın.